7 Mayıs 2014 Çarşamba

Özde Hayat

          1992 yılı Şubat ayının en kara günü olan 25. gününde, o elim olayın yaşandığı gün ciğerlerime adalet terazisi bozulmuş dünyanın havası doldu ve bebek halimle bastığım çığlıklar Hocalı Katliamı’nda ölenler için ağlayanların feryadına karıştı. Bebekken sarılık hastalığı geçirdiğim için yediğim iğnelerden süzgeç gibi olmuştum ama neyse ki bronşit olmadan sağlığıma kavuştum. Adım bizim oraların meşhur isimlerinden Bünyamin olacakken babaannem sağ olsun fikrini değiştirerek benimde kendimle özdeşleştirdiğim isim olan Enes ismini uygun görmüştü. Bundan sonraki hayatım ismini aldığım Enes B. Malik(r.a.)’in ismini taşıyabilmekle geçti. Onun gibi terbiyeli, Hz. Peygamber’imizin takdirini kazanan, isini doğru yapan, çocuk yasta bir yetişkin gibi sorumluluk sahibi olabilen biri olmaya çalıştım.

          Aslen Bayburtluyum ve annemle babamın aynı köyden olması nedeniyle memleketimi soranlara “Has Bayburtluyum.” derim. Ancak İstanbul’un havasıyla suyuyla büyüyüp onun sokaklarında düşüp kalktığım için doğma büyüme İstanbullu olduğumu da eklerim. Hayatımın tümünü İstanbul’un Bayrampaşa semtinde geçirdiğim için Yugoslav, Arnavut, Bulgar, Trakya gibi Avrupa kültürlerini özümseyerek büyüdüm. Mahalle kültürüyle büyüyen son nesillerden biri olarak nereye gidersem gideyim döneceğim yer yine Bayrampaşa’dır. Sari-lacivert renklere gönül verip ne izleyici ne de holigan olup sadece olması gerektiği gibi bir taraftar oldum.

          Babam bu sıralarda DESA’da, annem de yeni gelin olarak evde emekçiydi. Soyadımızı taşıyacak bir torun ve apartmanımızdaki ilk erkek çocuk olmam sebebiyle -maddi değil- sevgi anlamında hep el üstünde büyütüldüm. Çevremde saygım ve davranışlarımdan dolayı her zaman parmakla gösterilen örnek biri oldum ve herkes tarafından onları gururlandıracak yerlere gelmem için teşvik edildim çünkü çevremde en fazla öğretmen olabilmiş 2 akrabam vardı. Mahallelinin yüksek okul gözüyle baktığı Fetih Tepe İlköğretim Okulu’nda eğitim hayatıma başladım ve buradaki 5 senelik eğitimimde her zaman başarılıydım. İlk okul yıllarımda babam DESA’daki işinden ayrılıp evimizin altında o dönemin meşhur ticarethanelerinden kontörlü telefon dükkanı açtı ve ben para, ticaret ve hesap gibi kavramlarla ilk defa o zamanlar babamı izleyerek tanıştım. Babamın iletişim sektöründeki doğru atılımlarıyla işler yolunda gidince ilçemizin eğitim olarak iyi baktığı Bayrampaşa İlköğretim Okulu’nda eğitim hayatımı ve derslerimdeki başarılarımı sürdürdüm ve o zamanki aklımla bir şeyler karalamaya çalışırdım.

          Subaylık hayallerimi süsleyen bir meslekti ama hem o donemdeki mülakatlar hem de istenen puanlar vatanıma asker olarak hizmet etme hayalime engel oldu. Orta okul yıllarımda sanki gidilmezse kazanılamazmış gözüyle bakılan dershanelere 2 yılımı verdim ama okulla dershaneyi bir arada götürebilecek bir yapıya sahip olmadığım için dershane işi ters tepti ve iyi bir liseye yerleşebilecek kadar yeterli bir puana sahip olamadım. Babam sınırlarını zorlayarak, eğitim ve kültür anlamında bana çok şey katan Özel Topkapı Fetih Koleji Anadolu Lisesi’nde okuyabilme fırsatını sundu. 4 senelik lise hayatımda geziler, kitap okumaları ve kendini geliştirme konularında çok aktiftim. Türkiye’nin her yerini gezmesem de çoğu yerinde suyunun tadına bakmışımdır. Lise yıllarımda şiir okumak gibi güzel bir şeyin farkına vardım ve denemeler yazmaya çalıştım. Bilgisayar ve Microsoft Office Programları eğitimi aldım. Sporlarla ilgilensem de düzenli olarak hiç biriyle uğraşmadım. Babamın mühendislik ısrarlarına rağmen ben İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde okumayı hedefliyordum çünkü vatanıma asker olarak hizmet edemeyeceksem kalemimle, duruşumla, düşüncemle diplomatik faaliyetlerle hizmet edebileceğimi düşündüm. Siyasetin ne kadar kirli bir tiyatro olduğunun farkındayım ama kendimi olabildiğince temiz tutarak hedeflerime ulaşma isteğindeyim. Lisenin son yılında büyük bir azim ve hırsla üniversite sınavlarına hazırlandım. Bu azim ve hırsımın nedeni ise dershane tabusunu yıkmaktı. Aldığım puanla hedeflediğim üniversiteyi kazanabiliyordum ama hedefim çok talep gören bir bölüm olduğu için hiç beklemediğim tercihim olan Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kazandım.

          Babam bir sürpriz yapıp Kanada’da okuyabilmem için bazı girişimlerle cemaat kaynaklı 8 aylık bir burs sağladı ve ben Sakarya Üniversitesi’ndeki kaydımı dondurup Kanada’ya gitmeye karar verdim. 8 ay içinde ekonomik şartlar olgunlaşır da eğitimime orda devam edebilirsem kendim için koyduğum hedeflere ulaşmak aldığım eğitimden dolayı daha kolay olacaktı. Eğitim alacağım üniversite uluslararası ilişkiler bölümü bakımından dünyada 1. sırada olan Toronto Üniversitesi’ydi ve buradan mezun olmam bile diplomat olabilmemin önünü açacaktı. Öğrenciliği dünyadaki en güzel meslek olarak gördüğüm için doktorama kadar birçok plan yapmıştım. Bu benim için çok büyük cesaret isteyen bir adımdı çünkü önümdeki 10 seneyi planlamak ve planı uygulayabilmek basit bir iş değildi. Kanada’da da belki bir daha göremeyeceğim güzellikler görüp tecrübe kazandım ve en güzeli de dünyanın her yerinden insanlar tanıdım. Dünyanın her yerini gezmek, insanlarını ve kültürlerini tanımak gibi hayali olan biri olarak Kanada benim için biçilmiş kaftandı. İngilizce eğitimimi York University English Language Institute(YUELI)’de alıyordum. Ancak cemaatin kısa ve kabaca söylersek “Sen bizim isimize yaramazsın.” yakıştırmasından sonra planlarım sekteye uğradı. Onlar üzerinde hakimiyet kurabilecekleri ve önceliklerini değiştirebilecekleri birini istiyorlardı. Velhasıl kelam yurda dönüş yapmak zorunda kalınca İngilizce eğitimim de yarım kaldı. Aslında yarım kalan sadece o değil birde planlar, hayaller kısacası geleceğim yarım kalmıştı.

          Kürkçü dükkanı misali bir sene gecikmeli olarak Sakarya Üniversitesi Yabancı Diller Fakültesi’nde İngilizce eğitimimi tamamlamaya çalıştım. Dünyanın yaşanılabilir en iyi ülkesi ve şehirlerinden birindeyken Sakarya’ya gelince yaşadığım kültür sokundan dolayı uzun sure bu değişimi hazmedemedim ve Sakarya’ya alışmam zor oldu. Bu değişiklikle beraber Türkiye’nin gerçeklerini de göz önünde bulundurursak planlarım tamamen değişmişti ve artık olabileceğim, gidebileceğim hedeflerimde revizyon yapmak zorunda kaldım. Hazırlık döneminde ayrıca ehliyet, halk oyunları, fotoğrafçılık eğitimi, bağlama kursu gibi aktivitelerle ilgilendim. Ertesi yıl sonunda kendi bölümüme başladım ama kendimi Sakarya’ya fazla, Sakarya’yı da kendim ve planlarım bakımından küçük hissettiğim için İstanbul Üniversitesi’ne geçiş yapmaya çalıştım. Her ne kadar YGS-LYS puanım yüksek olsa da ders ortalamam yeterince iyi olmadığı için bunu başaramadım. Ki sonradan düşününce iyi ki olmamış diyebilecek kadar Sakarya Üniversitesi’ni İstanbul Üniversitesi’ne göre üstün görmeye başladım. Zamanla bu görüş değişikliği Sakarya’ya alışmamda da faydalı olunca bir düzen sağlamış oldum ama İstanbul-Sakarya arasında yolları aşındırmaktan vazgeçemedim.

          Söylediklerimden de anlaşılacağı gibi onca senelik hayatımda öğrenciliği meslek olarak benimsedim ve her zaman eğitimimi on planda tuttum. Biraz eski kafa, biraz modern ama kesinlikle gelenek, görenek, örf, adet veya kutsallarımız gibi değerlerimizden taviz vermemeye çalıştım. Bazı konularda milliyetçiyimdir ama koru körüne değil. Olaylara gerçekçi şekilde ve dinimiz çerçevesince bakmaya çalışırım. Çoğu zaman kendimi duygusuz gibi görürüm ama “vatan, millet, şehit, bayrak” denilince erkekler ağlamaz kuralını çiğnerim.

          Peki bunca şey arasında kimseyi sevmedim mi? Müslüm Gürses’in de dediği gibi “Hangimiz Sevmedik?”.